30 Kasım 2012 Cuma

Bil Bakalım Hangisi?


  Karanlık.. sanki dün gece hiç bitmemiş gün hiç doğmamış gibi. Bundan böyle görünmeyecek gibi semalarda güneş.
  Yağmur... sakin sakin yağıyor. Kimseye zararı dokunmadan döküyor bulutlar içini.
  Her zamanki gibi telaşlı insanlar. Koşuyorlar. Bazen öyle geliyor ki bana hiç durmuyor bu insanlar, hiç biri eremiyor vuslata. Varacakları bir yer yok da yalnızca koşmakla yetiniyorlar.
  Duran tek bir kişi var. Hiç kımıldamadan sanki yüzyıllardır o köşede duruyor. Sahi neden dilendiler hep köşe başlarında dururlar?
  Tabii konsepte uygun olması için üstü başı perişan, belki uzuvlarından biri kullanılamaz halde, şayet kadınsa kucağında uyuyan veyahut ağzı bantlı elinde doktor raporlu bir çocuk... o çocukcağızları da nasıl uyutuyorlarsa onca hengamede uyanmıyorlar. Annem olsa ‘bak elalemin çocukları nasıl uyuyor bizimkiler kapı tıkırtısına uyanırlar’ derdi. Ayrıca maşallah son beş yıldır raporlu onaylı dilencilerimiz de oldu.
  Fakat yağmurlu İstanbul köşesindeki çocuğun ne bir uzvu eksik, ne raporu var elinde ne de ağacın arkasında durup onu gözleyen bir çocuk dilendiricisi.
  İyi de çocuğum kimse yardım etmez ki böyle sana. İyi bir hasılat istiyorsan az evvel saydıklarım şart. Sanırım dilenmesi bitip de akşam olduğunda bu paralarla aldığı ve binip gideceği bir BMW si de yok bu çocuğun.     Belki gerçekten bir ekmek alacak kadar parası olsa durmayacak bu yağmur altında.
  ‘ hanım hanım elin ayağın tutuyor ne dileniyorsun git çalışsana’ da diyemeyeceğimiz kadar küçük elleri var.
   Unutulmuş bir köşesi burası istanbul’un belki kalplerimizin unutulmuş köşesi…
Siyah pardösülü bir adam geçiyor çocuğun yanından. Elini cebine atıp beyaz bir mendil çıkarıyor. Anlaşılan o da fark etmedi küçüğü.
   Tık tık tık tık… esrarengiz amca farkında olmadan açlıktan kurtarıyor çocuğu. Karanlıkta kayboluyor gözde. Belki bir fırına belki başka bir köşe başına.

14 Ekim 2012 Pazar

HAYIRLISINI NİYAZ ETMELİ


  Bilmek miydi önemli olan, hissetmek mi? hislerini dile dökmek mi, varlığıyla yetinmek, dile kilitler vurmak mı?
  Yetmez miydi hissebilmenin mutluluğu? Ne kadar şükretsek az değil miydi bu kadarına?
  Haram zamanda kavuşmak mı rızası olmadan Rabbin, helal vaktini beklemek mi vuslatın?
  Ne diyordu aşık ; Seversin, kavuşamazsın aşk olur. kavuşamamak mıydı bizi aşık eden, kavuşma duaları ederken?
  Geçici, kıymeti olmayan hevesler peşinde koşan, onları kovalayan insanlar oluvermiştik.  Kimseler gerçek olanı, helal olanı, hakiki sevdayı aramıyordu artık. Sahi neydi haram?   Yalnızca bir kavram,dillerden gönüllere inmeyen bir sözcük.. varlığını biliyor lakin rahatsız olmuyorduk hiçbirimiz.
   İkinci bakışı haram kılıyordu Yaradan. Ya biz? Kaçıncı kez görüyordu gözlerimiz haramı? Vakti geldiğinde “benimle harama baktı, hem de binlerce kez” diye hesap sorduğunda gözlerimiz, Rabbin emaneti gözlerimiz, verebilecek miyiz hesabını?
  Beş dakika gecikmeyi izah edemeye çekinirken annemize, bir ömrü izah edebilecek miyiz Rabbimize?
  “İsteyin vereyim” diyor Yaradan.. O’nun olanı O’nun rızası ile O’ndan istemek gerek. Olur olmadık zaman değil, helal zaman için hayırlısıyla dua etmek.. 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

'Gerçeklik' Payı


  Anlamlar hususunda çeşitli sıkıntılar çekilir. Anlamlandırmak.. neyin gerçek olduğunun ayrımına varmak.İnsanların göründükleri gibi mi yoksa kendilerini göstermeye çalıştıkları gibi biri mi olduklarını ayırt etmek..
  Gerçek hangisi?
  Hep yeni bir şeyle karşılaşana kadar ‘en’ o zannederiz. En iyisi, en büyüğü, en güzeli, en kötüsü, en sahtesi, en yakışıksızı.. ama öle en’ler görüyoruz ki bir öncekiler bunların gölgelerinde kayboluveriyorlar.
   Sahte.. sanırım bazıları için en uygun kelime. Her şeyin olduğu gibi ademoğlunun da sahtesi ‘en’ fenası. İşin fena tarafı da öle hemen anlaşılmıyor maalesef sahtelikler. Gerçek zannediyorsunuz önce, öle ki söyledikleri güya samimi, içten gelen ve hakikaten değerli gördüğünüz cümlelere inanıyorsunuz. Bilemiyor insan işte ‘en’ samimi, içten dediklerinin ‘en’ sahte olduklarını.
   Belki problemin kaynağı aynı kelimelere ve davranışlara aynı anlamları yüklemeyişimizdir. Misal biri bana ‘kardeşim’ dese o kelimenin gerçek anlamı ile bakarım duruma. Çünkü mecaziliğe yer olmamalı kardeşlikte. Ama bazen öylesine bile söylenebildiğini görüyorum bu kelimenin. Dedim ya demek ki farklı anlamlar yüklüyoruz aynı kelimelere.
   Bazı kelimeleri telaffuz etmek, bazı hal ve tavırlarda bulunmak söz vermek yerinedir. Ve insanlar söz verirken kendi karakterlerinin bu sözü kaldırabilecek nitelikte olup olmadığını iyi tartmalıdır.
   Er ya da hatun kişiyi ilk başlarda ancak kendisinin müsaade ettiği derecede tanıyabilirsiniz. Ya da onun size kendini tanıtmak istediğini çerçeveden bakabilirsiniz. Ama bir zaman geliyor ki ne kadar uğraşsa da artık ‘gerçek’ olanları görmeye başlıyorsunuz. Onun kendini görmek istediği, olmak istediği kişi olmadığını görüyorsunuz. Tabi bu hep böyle olmuyor sahte olmayan gerçek, kendi sözü hakikat olanlar da yok değil..
   Bir de ‘Allah rızası için’ iş yaptığını söyleyip Rabbin rıza göstermeyeceği hal hareket ve tavırlarda bulunanlar.. acaba kimi kandırdıklarını düşünüyorlar? Onlar için üzgünüm ama bunla yalnızca kendilerini kandırabilirler. Ve ne yazık ki kendilerine ‘hala’ güvenenleri..  bazen hatalı olduğunu kabul etmek gerek. Kılıf uydurmadan.. bir başkası yapsa yanlış bulacağı bir işi sırf kendisi yaptığı için ‘ama’lı cümlelerle yahut masum elbiselerle süslememeli..
   Hırslarına yenik düşmemeli. Diğer insanların da evet ama öncelikle kendine olan saygısını yitirmemeli.. kendi amel edemediği işlerde çok da fazla ahkam kesmemeli. olmak istediği insan olabilmeli. Hiç değilse biraz ‘gerçek’ olmayı bilmeli.
Biliyor ve inanıyorum ki sahte olan her şey bir gün bir kenarda unutulup gidecektir, gerçek olanlar yan yana ilerlerken.. Sahte bir hayat yaşamaya mecbur olacaktırlar. Tıpkı kendileri gibi..





28 Temmuz 2012 Cumartesi

KARAMAN


Bazen en özel cümleleri kurmak en güzel kelimeleri seçmek istersiniz. Öyle güzel anları birkaç satıra nasıl sığdıracağım diye endişe edersiniz. Şimdiden hakkını veremediğim güzellikler için hak helalliği isterim.
Tarihler hususunda biraz sıkıntı çeker oldum son zamanlarda lakin o günü unutmam pek mümkün olmamış olacak ki dün gibi hatırlıyorum 10 mayıs gününü. Daha doğrusu gecesini. Kurs sonrası elimde valiz Yunus’la düştük yollara. O gelmiyor ama bizi yolcu edecek sağolsun. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin orada toplanacağız. İlk gördüğüm yüz Berat oluyor. Geleceğini biliyordum lakin emin olmak çok daha güzel. Hüseyin geliyor daha sonra. Büşra ve ablası ile tanışıyorum, Şeyma da gelmiş yanında bir arkadaşı ile. Son zamanlarda ismini epeyce sık duyduğum lakin henüz tanışamadığım isim olan Berra ile tanışıyorum otobüste. Hani ilk anda bi sıcaklık denir ya tam da öle işte. Çok sevdiğim kuzeni Zeynep’e bu kadar benzeyebilir bi insan. Ki bunu kendisine de yolculuk boyunca çokça tekrarladım. Berra’nın yanında oturan ve yolculuğumuz boyunca  4müzden biri  olacak olan Dilara ile tanışıyorum daha sonra. Ve tabi diğer üniversitelerden gelen hanımlar.. Beyler otobüsün ön kısmında bizse arka kısımda yolculuk ediyoruz. Beylerden de tanıdık simalar var Berat bey, Çağatay bey ve orada tanıştığım Emre ve Sinan beyler, bizim Hüseyin J ..  sessizlikle başlıyor yolculuğumuz tabi önümüzdeki diğer günler de olacağı gibi Berra ve Ben susmuyor bir süre. Herkes uykuya dalıyor yalnızca Berra uyumuyor hanımlardan. Berat ise nasıl yaptığını hala anlayamadığımız bir şekil ve rahatlıkta koltukta uyuyuveriyor. Öle ki fark edilmiyor bile. Ki aynını bir kez de trende yapacak tam biri olduğu koltuğa oturacakken Hüseyin engelleyecek.
Sabah namazı için Ankara yakınlarında mola veriyoruz. Herkeste bir uyku mahmurluğu. Namazları kılıp birer çay içip devam ediyoruz yolumuza. Ankara Garına gidiyoruz burada Karaman’dan bizi karşılamaya gelen görevli arkadaşlarla tanışıyoruz. Cennet, Sibel, Fatih.. Kahvaltı edelim diye oturuyoruz bir yerde lakin pek bir memnuniyetsiziz hepimizJ çaydan tutun poğaçaya kadar hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Ömer Dinçer’in katılımıyla açılış programı yapılıyor ve Türkçe Treni ile birlikte çıkıyoruz yola. Virabismillah..
Biraz program anlatımına ara verip kişisel görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Ankara ve Çanakkale ziyaretlerimden sonra uzun yol ve kalabalık bir ekiple yaptığım ilk programdı benim için. Ve inanın bir çok ilki bir çok özel anı barındırıyor benim için. Çok güzel arkadaşlarımın olmasına, bereketli zaman geçirmeme, sonradan her anını tebessümle hatırlamama vesile olacak bir program oldu. Anlayacağınız ‘özel ‘ bir program oldu benim için..
İlk durağımız Kırıkkale. Garda program hazırlanmış. Çocuklar var alanda. Fotoğraf falan çekip muhabbet ediyoruz onlarla. Hüseyin ‘hangi takımlısınız’ sorusuyla hemen samimi oluyor çocuklarla. Fotoğraflarını çekerken ‘bu abiyi unutmayı ileri de cumhurbaşkanı olacak, sonra dersiniz biz onla fotoğraf çektirmiştik die.’ Gülüşmeler içinde Polis evine yemeğe geçiyor.
Vee yola devam. Trenle en uzun seyahatim 3 saat. Çerkezköy- Sirkeci arası. normal şartlarda en fazla 1 buçuk saat sürecek olan yolu sağolsunlar Almanlar sayesinde 3 saatte gidiyor olmamamız başka bir yazı konusu J Ama ilk kez bu kadar uzun yol gidiyordum. İstanbul ekibi olarak ilk vagonda yolculuk ediyoruz. Derkeen Hüseyin çantasının olmadığını fark ediyor. ‘Sırt çantam yok.’ Her yerini arıyoruz trenin. ‘ maddi olarak önemli değil de manevi değeri büyük .‘ Birkaç hafta önce döndüğü Balkanlardan ailesine aldığı hediyeler varmış çantasında. Galatasaray armalı bir çanta.. ki koyu bir Galatasaray taraftarıdır Hüseyin kardeşim.  Kayseri’de kalacağız bir gece. Hüseyin Kayserili hatta sadece Kayserili değil o bir kayseri milliyetçisi J hepimiz arıyoruz çantasını ama trende yok. Akıl yürütmeye çalışıyoruz. Kırıkkalede indiğimzide yanında mıydı? En son  nerde yanındaydı? Gar’ı arıyor Hüseyin ama yok diyorlar. Birkaç sefer de ben arıyorum ama bulamadıklarını söylüyorlar. Ben Turan Karataş hoca ile sohbet etmek için diğer bir vagona geçtiğimde Hüseyin geliyor ve ‘buldum buldum çantayı buldum gardaymış diyor J Birkaç aç sonra yine bir kayıp çanta vakası yaşayacak olan Hüseyin’in kayıp çantası bizden önce gidiyor Karaman’a.
Kayseri.. ikinci durağımız. Mehter takımıyla karşılanıyoruz. Ellerimizde valizler iniyoruz hepimiz. Bu gece burada kalacağız. İndiğimzi yerde duruyoruz biraz. Önümde birden bire bir şey düşüyor. Biri bayıldı zannedip çığlık atıyorum. Fakat sonra fark ediyorum ki düşen Çağatay Bey’in valiziymiş J Berra gülüyor halime yanımda J Yemekten sonra kalacağımız otele gidiyoruz Hüseyin’in rehberliği eşliğinde. Odalara dağılıyoruz. Özellikle biz bayanların ortak düşüncesi ‘ütü var mi? ‘ neyse ki Beratla bizim odamızın katında ütü odası olduğunu öğreniyoruz da rahatlıyoruz J  Güzel bir kahvaltının ardından Erciyes Üniversitesine gitmek üzere otobüslere geçiyoruz. Fakat birilerine ulaşamadıklarını söylüyorlar. Ellerinde valizleri ile kapıdan gelen Berat bey ve Çağatay beyi gördüğümüzde olay aydınlığa kavuşuyor J  Üniversitedeki programın ardından Berat Dilara Berra ve ben üniversiteyi gezmek istiyoruz. Aslına bakarsanız asıl amacımız mantının memleketi Kayseri’de mantı yiyebileceğimiz bir yer bulmak J önce camiinin yerini belirliyoruz. Sonra Berat beylerle karşılaşıyoruz. Bir küçük not düşeyim Berat hanım ve Berat bey.. ikisi de bizle birlikteydiler. Ve itiraf edeyim ayırt etme hususunda hepimiz biraz zorluk çektik J Tıp kantininde çay içiyoruz ve ‘tıpçıların kendilerini nasıl belli ettikleri ‘üzerine sohbet ediyoruz. Cuma dolayısıyla beyler namaza gidiyorlar. Bizse mantı yiyebileceğimiz bir yer aramaya devam ediyoruz. Velhasıl maalesef Kayseriden mantı yemeden ayrılmak zorunda kalacağız. Artık nasıl içimde kaldıysa J Sibel arıyor : ‘kızlar sizi bekliyoruz neredesiniz? ‘  Bir de bakıyorum ki Ahmet Yusuf. Kayserili kardeşimizde kendi memleketinde karşılaşmak da varmış J  vee  kaldığımız yerden son durağımız olan Karaman’a yolculuğumuza devam ediyoruz.
Tren yolculuğumuzun en eğlenceli kısımlarından biri de Sinan beyin başlattığı münazara bölümüydü. Kıyasıya mücadele, hanımların çoğunluğunun sonucu belirlediği düşünceleri ama eğlenceli dakikalar.. Nurettin bey ve Enes abi de münazara kısmında bizimle birlikteydiler. İsim şehir oynadık bir de. Ee malum özelikle 80 ve 90ların çocuklarının büyük eğlencesi ve ortak kültürüdür isim şehir. ‘edebiyatçıyı yendim isim- şehirde ’ die seviniyor birincimiz Hüseyin.
Vee Karaman’dayız. Fener alayı.. alana kadar hakiki anlamda coşkulu bir kalabalık olarak ilerliyoruz.  Maalesef ki talihsizlikler Hüseyin’i burada da bırakmıyor ve fenerlerden biri başına düşüp bir miktar saçının yanmasına sebep oluyor. Muhtemelen bunların hepsini yazdığım için beni de bir çok talihsizlik bekliyor olacak J gece yarısına kadar sürecek konuşmalar, Enes abinin doğumgünü kutlaması, şiirler, teşekkür konuşmaları..  vee tüm bunarlın bitiminde herkeste büyük bir yorgunluk.
Bu kadar şey anlattım ama programın isminden ve içeriğinden bahsetmedim. Gençliğin Türkçe kurultayı.. bu yıl ki tema : hukuk ve anayasa dili olarak Türkçe.  İçlerinde ben, Hüseyin, o gece tanışacağım Hatice, yasemin, öznur gibi üniversiteli arkadaşlar yarınki Karamanoğlu Mehmet Bey üniversitesindeki programda konuşma yapacağız. Farklı farklı coğrafyalardan geldiğimiz için birlikte çalışabileceğimiz tek zaman dilimi maalesef ki o gece yarısı. Fatih abi onun ofisinde çalışabileceğimizi söylüyor. Geç vakit olduğu ve yorgun olduğumuz için pek gitmeyi istemesem ve sağolsun Çağatay bey gitmemem için yardımcı olsa da kendimi ofiste buluyorum. Çalışmamız bittikten sonra Berra’yı arıyorum ‘ne yaptınız’ die ‘aklın varsa gelme ‘ diyor J anlaşılan alışamamış bizim kızlar KYK yurduna J gittiğimde kızların hepsi uyumuş ve sağolsunlar benim dolabımı yatacağım yeri falan hazırlamışlar. Burdan minnet duygularımı yinelemek istiyorum .  J Bir tek her zamanki gibi Berra uyumuyor. Küçük çaplı bir dedikodu demeyelim de değerlendirmeden sonra biz de uyuyoruz.
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesinde program başlıyor.. ikinci konuşmacıyım.. tamam kabul öle standartların üzerinde bir boya sahip değilim ama kürsüden yalnızca başım görünecek kadar da kısa olduğumu bilmezsim J Diğer arkadaşlar gerçekten güzel konuşmalar yapıyorlar. Özellikle ikinci oturumda konuşma yapan arkadaşların bir çoğu hukuk öğrencisi diye mi bilemeyeceğim ama nitelikli konuşmalar yapıyorlar.  Ama Hüseyin’in konuşması ve sonunda ruhuyla seslendirdiği şiir inanılmaz etkiledi beni ve salondaki herkesi.  Ve Hüseyin ‘ ben çerkezim’le başlayan bir cümle kuruyor. Yalnız yine Pomakları saymadın Hüseyin buradan yineleyeyim J
Kale idi yanlış hatırlamıyorsam yemek yediğimiz yerin ismi. Biz( Berra Berat Dilara ve ben J )biraz Karaman’da vakit geçirmek istiyoruz. Tabi şimdi söyleyeceklerim biraz bizi deşifre etmiş gibi olacak ama .. J aslında bir yolunu bulup yurda gitmek sonra da çarşıda dolaşmak istiyorduk bunu kime nasıl söyleriz derken Berat’ı polen çarptı J kendini kötü hissedince biz de Berat’ı alıp yurda gitti. Tamam kabul bizim için iyi bir bahane oldu kaçmak için J Yalnız bunun karşılığı mıdır bilemiyorum ama tam 3 saat bekledik yurdun bahçesinde ‘5 dk ya ordayız’ diyen ve bir türlü gelemeyen beyleri J
Yolculuğun başından beri herkeste aynı cümle : ‘biz maçı izleriz yalnız o saatte bir program olmasın.’ Fenerbahçe- Galatasaray şampiyonluk maçı. Kale’nin bahçesine kurulan sinevizyonda izliyoruz Kadıköydeki maçı.  UEFA ve Süper Kupa maçlarından sonra izlediğim en heyecanlı maçtı desem yanlış olmaz sanırım J Tamam bir itirafta daha bulunayım ikinci yarının başıydı ‘hiç dolaşamadık’ deyip biraz çarşıaya gittiğimiz doğru ama kötü bir niyetimiz yoktu birkaç parça hediye almaktı tamamen maksadımız J Döndüğümüzde kıyasıya mücadele devam ediyordu. Vee Kadıköyde Şampiyonluğumuzu ilanımız ile sonuçlandı.
Artık veda vakti.. Geridönüş yolculuğumuza başladık. Açıkçası dönüş yolunun büyük bir kısmını uyuyarak geçirdiğim için anlatacak pek bir şeyim yok maalesef J hatırladıklarımın arasında Berra’nın  belli aralıklarla beni uyandırması var J neyse ki kızmıyorum ona bunun için J vee tüm gece uyumayıp namazı bekleyen Berra vaktin girmesine yarım saat kala uyumuş ve nasıl bir panikle bizi uyandırdı bunun tarifi yok J
Sabah saatlerinde İstanbul’dayız. Güzel anlar anılar hatıralar bıraktık geride. Fakat güzel dostluklar, arkadaşlıklar getirdik yanımızda.. Farklı faklı coğrafyalardan güzel dostluklar.. aslında hani denir ya anlatılmaz yaşanır ben o anları yalnızca anlatmayıp yaşadığım için çok mutluyum..  o programda bizle birlikte olan tüm herkese bolca selam.. 

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Ramazan–ı Şerif'i Teneffüs Etmek


Anlam ve önem belirtsin istedim yazım...
Öyle havada kalmasın, neden bahsedildiğini, ne vakit kaleme alındığını tarihine bakmadan anlasın insanlar istedim..
Ramazan; on bir ayın Sultanı Ramazan...
Bereket ayı, kardeşlik ve yardımlaşma ayı Ramazan...
Eğer yüzde 90'ı Müslüman bir ülkede yaşıyorsanız; ister Müslüman olun ister gayri Müslim, daha günler öncesinden hissedersiniz Ramazan'ın gelişini. öyle takvimsel değerlerle değil, ruhani değerlerle hissettirir Ramazan kendini.
Annelerin mutfak hazırlığından anlarsınız. Stoklar yapılmaya başlanır; turşular, kurulur, günler öncesinden... Tatlılar yapılıp haşlanıp afiyetle iftarlarda yenmek üzere muhafaza edilir mutfağın bir köşesinde. Pratik börekler yapmak için yufkalar açılıp kurutulurlar. Mutfakların eksikleri tespit edilip alışverişlere gidilir.

Marketlerin "Ramazan Paketleri"nden anlarsınız; birbirleriyle yarışırlar, içinde çay, makarna, çorba vs. olan paketleri hazırlayıp insanlara sunmakta. Ya da farklı bir uygulama olarak "kendi paketini kendin yap" kampanyaları.
Televizyondaki reklamlardan anlarsınız. Maalesef ki daha çok gayri Müslimlerin ürünlerinin reklamlarını görürsünüz. En önce onlar reklam yapmaya başlarlar Ramazan ayında. Özlerinde büyük düşmanlık besledikleri Müslümanlara nasıl da şirin görünüyorlar Ramazan ayında. İçeceklerin yanında hediye ettikleri renkli tabak ve kavanozlar için belki affedebiliriz Müslüman kardeşlerimize yaptıklarını.
Soluduğunuz havadan hissedersiniz Ramazan'ın gelişini. Huzur kokar Ramazan; mutluluk, saadet kokar. Buram buram kardeşlik kokar, tüm maneviyatıyla İslam kokar...
Minareler arasında ışıldayan mahyalarla selamlar Ramazan sizi; "Ey Müslümanlar! Ben geldim"der.
Aylardır görmediğiniz komşu, akraba, dost, arkadaş herkesi bir sofranın etrafında aynı heyecanla bekleşirken gördüğünüzde anlarsınız Ramazan'ın geldiğini.
Aslında on iki ay olması gerektiği gibi ise Müslümanın hali; o zaman anlarsınız. Müslüman orucunu tutuyor, namazlarını kaçırmıyor, orucu sadece midesine değil tüm uzuvlarına tutturuyor, teravihe gidiyorsa; gelmiştir o şehre Ramazan.

Küçük çocuklar alışsınlar diye sahur yemeklerine dahil ediliyor, öğlen ezanına kadar oruç tutturup"biz onları bütünleteceğiz" denilip oruca alıştırılıyor, akşam olunca anne babaları onları ellerinden tutup camilere teravihlere götürüyorsa Ramazan oradadır.
Sabır ayıdır Ramazan; anlama, bir diğer deyimle "empati kurma"nın yoludur. Terbiyedir, nefsini terbiye etmedir. Şükür ayıdır Ramazan; uhuvvetin semalarda dolaşmasıdır. İslam'ın yaşandığı en güzel aydır. Şeytanın vesvesesinin hükmünün kalmamasıdır. Hayırlı işlere gebedir Ramazan.
Yirmi dokuz günlük kısa ama ehemmiyetli bir sınavdır. Sınavı geçenler için bayram vardır sonunda.
Dediğim gibi "sınavı geçenler için"dir bayram. Ramazan'ın gelişine sevinmeyenlerin bayramı Ramazan Bayramı değil "şeker bayramı"dır. Ramazanı benimsemeyenin, hakkını vermeyenin, boynunu bükenin hakkı değildir bayram.
 Mevla hakkını verenlerden eyleyip Bayrama kavuştursun inşallah bizleri...selam ve dua ile...

8 Temmuz 2012 Pazar

susa-bilmeli, kimi kez susmayı bilmeli..!


   Sebepsiz yere isyanlarımız var.. bakmadan sağa sola dümdüz gidiyoruz ölüme.. virajlarımız yok artık. Ne yolda gördüğümüz yaralı kediye acıyoruz ne de 5 yaşındaki küçük şehit kızı gördüğümüzde sızlıyor o kendi bile varlığını unutmuş vicdanımız..
   Ahlanıp vahlanma hatun, sevmem öle lafları bilirsin. Sen bile ümitsizlik kokan cümleler kuruyorsun ya.. bu kağıda bile sindi ya ümitsizliğin kokusu..
   Kimdin sen? Düşünmüyorsun dimi artık.. neydi başının tacı ve neyi almak istiyorsun ayaklarının altına? Ne zaman değişti bu ikisinin yeri?..
   Yazık mıydı sana yoksa yazıklar mı olmalıydı?..
   Susar mı oldun zulme sen de onlar gibi? Keraat vakti uyuyup aklını yitirenlerden mi oldun? Avazın çıkmıyor artık. Hissetmiyorsun bile acıyı. Ah kardeşlerinin kanı toprağa karışırken görmezden duymazdan hissetmezden geliyorsun artık.
   Korkuyor musun?? Bilmem ölümden belki.  Kendi küçük kıyametinden.  Hazır mısın? Hangi birinin hesabını verebileceksin ki? Kendin görmeye hazır mısın yaptıklarını?
   Sıkışsın kalbin. Huzurun kaçsın. Ve tabi uykularında. Yeterince uyumadı mı bedenin ve ruhun?
   Yabancılık.. yakın mısın kendine? Kimdi yabancı olan?
   Huzuru bir martı kanadına yükle. İstanbul semalarında salınsın. Galatakulesi’ni  tavaf edip Üsküdar sahillerini mesken tutsun kendine. Senin onu hak edeceğin günü beklesin boğazın derinliklerinde. Kendini kilitlere vursun kızkulesi’nde.
   Elmalar düşsün eskisi gibi. İkimize ayrı ayrı elmaya gerek yok biri yetsin ömrümüze…

6 Temmuz 2012 Cuma

Merak Ediyorum!!!


   Neyi ispatlamaya çalışıyorlar merak konusu bendenizde.. niye böyle yapıyorlar, onları buna iten nedir ciddi düşünme sebebi.. başlarını örtüp daracık pantolonlar, kısacık ve hat belli eden gömlekler giyip ayaklarından topuklu ayakkabıyı eksik etmeyen ve kendini bunlara rağmen “tesettürlü” zanneden saygı değer hanım kardeşlerimden bahsediyorum..
   Farklı olmak mı amaçları yoksa gerçekten doğru işler yaptıklarını mı düşünüyorlar bilemiyorum.. bi “ben diğer kapalılar gibi değilim ben çağdaşım ( sanki diğerleri aynı çağda yaşamıyor), modernim beni de aranıza alın” havasındalar.. niye aslında kendisinin hiç yeri olmadığı halde kendilerini ait olmadıkları yerlere dahil etmeye çalışıyorlar?
   Asıl olmak istedikleri hangisi? Bu kızlar peki başlarını niye örtüyorlar? Acaba böle mi olmak daha iyi yoksa başını kapatmamaları mı?
   Benimsememiz gereken maalesef bir gerçek var. Başına örtüsünü bağlayan her bayan diğer örtülü bayanların sorumluluğunu alır omuzlarına. Çünkü ne hikmetse başı örtülü olmayan biri hatalı bir iş yaptığında bu kendi kişiliği ile ilgili bulunur ve sadece kendisi eleştiriye tabi tutulur. Lakin hele bir başörtülü bayan bir iş yapsın, bakın da görün o zaman..”bunların hepsi böyle” diye başlanılır cümleye. “asıl BUNLARdan korkacaksın” diye devam edilir acımasız eleştirilere. Anlayacağınız eğer biri o mukaddes örtüyü örttüyse başına artık sadece kendine değil tüm örtülü kadınlara karşı sorumludur.
   Sormak istediğim ve merak ettiğim tek şu : Nûr’u El-Â’raf’ı kabul edip el-Ahzâb’ı inkar mi ederler… ??


16 Haziran 2012 Cumartesi

Önemle Rica..


   Epey düşünmüşümdür bu konuda ama bir türlü çıkamadım işin içinden. Kadın- erkek meselesi her açıdan çok uzun yıllardır tartışılır konuşulur. Ben inancıma göre de kendi karakterim doğrultusunda da ‘kadın-erkek eşit değildir ama erkek adaletli olmak zorundadır’ düsturunu benimsedim.
   Muhtemelen tepki almayacak bu cümlem lakin çok okunan bir köşe yazarı olsam muhtemelen eşitliği savunan hanımlar tarafından ciddi eleştirilere maruz kalırdım.
   Aslında ben genelden ziyade biraz daha özel bir tabanda ele almak ve hissettiklerimi yazmak istiyorum. Biz başörtülü ve mutaasip genç hanımlar ile İslamcı beyler arasındaki bir husus..  kendi ailemdeki ve çevremdeki beylerde neredeyse durum aynı. Şimdi biz olarak bahsettiğim hanımlar onlar dediğim ise çizeceğim çerçevenin içerisinde yer edilen saygıdeğer beyler.
   Bu beyler genelde pek korumacı olurlar. Özellikle bize karşı. Aman oraya gitmeyin, aman burada oturmayın, ne işiniz var sizin öle yerlerde, niye onla konuştun… gibi gibi benzer bir çok cümle sarf edilir bizlere karşı. Lakin bir bakıyoruz ki efendim bize ne işiniz var öle karışık ortamlarda diyen ağabeyler kendileri hiçbir vicdani azap duymadan oralarda oturabiliyorlar. Efendim orası sizin için uygun bir ortam değil deyip kendileri oralardan çıkmıyorlar. Bahsettiklerim az çok yine eril- dişillikle ilgili. Pardon ama benim orada oturmam günah ise senin de günah. Benim karşımdaki erkekle konuşurken dikkat etmem gerekenlere sen de bir hanım ile konuşurken dikkat etmek zorundasın. Şayet bizleri uyarırken gerçek niyetiniz helal haram bağlamında ise.
   Nasıl ki bizlere ‘kendinize yakışır gibi’ oturup kalkın, lafınızı ona göre söyleyin diyorsanız bizler de aynı hassasiyeti sizlerden görmeyi bekliyoruz.
Bir birey (burada bayan-erkek ayırt etmeden söylüyorum) yer, zaman, koşul hiçbir şey ayırt etmeden inandığı gibi yaşamalı. Bulunduğu yere göre düşünceleri değişen insanlar zannediyorum ki zaten ne düşündüklerinden bihaberdirler. Herhangi bir çıkar uğruna inandıklarını gizlemek olabildiğince samimiyetsiz ve karaktersizce geliyor bana. Sanırım bu hususta da farklarımız var beylerle. Bizler zaten büyük çoğunluğumuz ( en azından benim bizden kastettiğim biz) kıyafetlerimizle belli ediyoruz inancımızı, yaşama bakışımızı. Lakin saygıdeğer beylerde tabi böyle bir husus yok. Beni üzen yanı kimi yerde, nasıl yaşadıklarını bildiklerim bu hususta hiç renk vermemeleri. Ben inancın yalnızca secdeye oturulduğunda, iftar sofrasında ya da camiide yaşanan bir değer olduğuna inanmıyorum. İnancı yaşamı olmalı kişinin. Her an her yerde o doğrultuda yaşamalı.
   Daha önce buna benzer bir hususta yazdığımda ‘siz dediğiniz gibi mi yaşıyorsunuz ?’ gibi bir tepki ile karşılaşmıştım. Şimdiden bunla ilgili de küçük bir detay düşelim. Yazmak, olmasını düşünmek, öle olması gerektiğine inanmak ‘ben böyleyim’ den gelmez.
   Meramımı ne derece anlatabildiğim bilemiyorum hakkına girmek de değil niyetim kimsenin. Yalnızca beni huzursuz eden birkaç noktaya değinmek istedim. Yukarıda çizdiğim profilin dışında olan saygı değer beyler sizleri tenzih ediyorum. Selametle.. 

12 Haziran 2012 Salı

Gerçekten Reel Düşler


Hayal kurmalı insan. Hayalleri için değil belki ama hayalleriyle yaşamalı. Düşlemeli… Bugün, yarın ve sonunun ne zaman geleceğini bilmese bile hayatı için düşler kurmalı.
Öyle saraylarda yaşamayı, lüks arabalara binmeyi falan demiyorum. Belki küçük tek oda bir evde ama mutlu yaşamayı düşlemeli. Mutluluğunu planlamalı. Kimle, neyle, nerede, ne zaman olmak istediğini bilmeli ve onun için hayal kurup çabalamalı.
Hayali olmazsa, kişi mutluluğun ne zaman geldiğinin ayrımına bile varamaz belki. Hayaller... Bambaşka bir dünyada yaşamaktır. Belki şuanda olduğun konumdan, şehirden, karmaşıklıktan uzaklaşmak... Sığınacak bir liman en klişe tabiriyle. Sana ait, belki kimsenin bilmediği en mahrem... 
Otobüse, uçağa, vapura binmeden uzak diyarlara ,“düşler ülkesine” yolculuk yapmaktır hayal kurmak. Temenni etmektir belki sadece.
Kalbi olan, hissetmeyi, düşlemeyi bilen herkes hayal kurabilir. Ne paraya ihtiyacınız vardır hayal kurmak için, ne de tahsilli olmaya… Sürekli olmasına da lüzum yoktur. Tüm kontrol sizdedir. Dilerseniz bugün pembe panjurlu bir evde ailenizle yaşarsınız, sonraki gün bir apartmanın çatıdaki katında tek başınıza, yalnızlığınızla yaşarsınız.
Realiteden sıkıldığınızda ya da mutlu olmadığınızda en büyük kurtarıcınızdır hayalleriniz. Büyük nimettir insanın hayal kurabilmesi. Tabi hayal kurarken de, ya kişi onun bir hayal olduğunu bilmeli ya da bir doz realist davranmalı.
Yine de inanmıyorum insana acı verebileceğine hayal kurmanın, “ya gerçekleşmezse daha çok üzülürüm”ler samimi gelmiyor bana. “Hayal kurmuyorum” diyen herkesin mutlaka en az bir hayali vardır kesinlikle. Belki kendi bile farkında değildir ama mutlaka hayal ediyordur o da. Ya da kim bilir başka birinin hayalinde başroldedir de kendi bile bilmiyordur...
Hayaller sadece gerçekleşmesi için kurulmazlar. Ya da gerçekleşen her hayal mutluluk getirmeyebilir insana. Ondandır ki, sonrasını düşünmeden düşler kurmalı kişi.
Ve unutulmamalı, hiçbir şeyin kendisinin hayalinden güzel olmadığı.
Vazgeçmemeli insan hayallerinden. Gerçekleri kadar onları da benimsemeli. Belki yarım bıraktıklarımız olacak ama yine de her seferinde, temiz bir tuvalde yeni bir resim yapan ressam titizliğiyle ve heyecanıyla hayal kurmayı bilmeli.
Sınırları yok hayal kurmanın. Belli formatları da... Özel bir mekana da ihtiyacımız yok. Bizle ilgili her şey. Biz istediğimiz zaman istediğimiz yerde hayal edebilir. Hatta şu son cümle bittiğinde bile…

Âh Eyledim Âh!


Ah nerede o eski aşklar... Hep klişe ve içi boş bir laf sanırdım bunu. Nereden bilecektim ki o "ah"ların içlerinin bu denli dolu olduklarını.
Bilemiyor insan işte...
Görmediği tanımadığı şeylere özenmesini de bilmiyor, anlamasını da...
Ne zaman ki bakıyor o ah'lar boşuna çekilmemiş gökyüzüne o vakit tamam diyor gerçekten "nerede o eski aşklar..."Pervane ile Şems'in, Süheyl ve Nevbahar'ın hikayelerini bilmeden öğrenmiş olmazsınız aşkın anlamını. Tanımını yapamaz, yüreğinizdekinin aşk olduğuna kanaat getiremezsiniz.
Aşkın ilk mertebesi aşık ile maşukun karşılaşmalarıdır. Ama bu karşılaşma illa ki bedenî olmak zorunda değildir. Onlar belki de sadece rüyalarında karşılaşır ve aşık olurlar birbirlerine. Rüyalarında ya da bir göl yüzeyinde gördükleri surete aşık olurlar ve belki ömürlerini bu suretin sahibini arayarak ona ulaşma aşkıyla yanarak tamamlarlar.
Bu evrenin sonunda artık "aşk" olmuş, aşık yanmaya başlamıştır.
Mübtelâ olalı dil zülfüne şâhım,
Ezelî Gayra kılmadı heves, gözlemedi her güzeli
– Ey sevgili! Senin saçına müptela olalı, başka hiçbir güzele heves etmedi ve hiçbir güzeli gözlemedi (gönlüm).
Artık aşığın gözü maşuktan başkasını görmez. Deli divâne olur bazen çöllere vurur kendini mecnun gibi, bazen dağı delmeyi göze alır Ferhat gibi.

Âşık artık sevgilinin sokağını mesken tutmuştur. Hatta onu görebilmek uğruna mahalledeki köpeklerle bile ahbaplık kurabileceğini söyler. Bir sefer sevgilinin yüzünü görebilmek için günler gecelerce kapısının önünde bekler.
Eşigün yadsa nuram her gece ta subha degin
Sen lebi goncede bir zerre mahabbet sezeli
- Senin o gonca dudağında bir muhabbet (bir aşk kırıntısı) sezdim sezeli, sabaha kadar senin eşiğine uzanmış duruyorum.
Sevgilinin dudağı zerre kadar küçüktür ve açmamış goncaya benzer. Aşık hele sevgilinin dudağında bir aşk kırıntısı görsün bu onun için en büyük umut en güzel hediyedir; ve bundan sonra aşık maşukun kapısından ayrılmaz. Aşık zerredir, sevgili ise güneştir. Güneş, yani sevgili olmazsa zerre aşık görünmez. İkisinin varlığı birbiriyle bağlantılıdır.
Aşık bundan sonra sevgiliye şiirler yazmaya derdini anlatmaya başlar. Ama ya sevgilinin adını andığında aklı başından gider ne yazdığını bilemez ya da sevgiliyi başkalarından kıskandığı için adını söylemez şiirde.
Nameye namın yazarken gitdi aklum ah kim
Ne'ce yazdım ruk'a-i medhu senasın bilmedüm
- Senin adını yazarken aklım başımdan gitti. Seni nasıl övdüğümü bilemedim.
Arz-ı halüm ol sehe Yarab nese vasıl olur
Nameden namın sakındum yazmadum unvan ana
- İçinde bulunduğum durum sultana nasıl ulaşır, mektuptan adını sakındım unvanını mektuba yazmadım...
Aşık artık pervane olmuş mumun aşkıyla yanmakta ama yine de aşığın etrafında dolanmaktan vazgeçememektedir. Göğsüne elifler çekmekte "ah"ları gökyüzüne ulaşmakta, artık kendi adını bile hatırlamamakta fakat sevgili gücenir diye bundan asla şikâyet etmemekte. Sevgiliden gelecek olan cefayı bile ödül olarak görmektedir.
Leyla'ya sorarlar "senin mi sevgin daha kıymetli mecnunun mu?" Leyla "benim ki" der, "mecnun aşkı dile düşürdü."
Önemli olan içinde mi yaşamak aşkı yoksa dillere destan şiirler yazmak mı güçlü kılar aşkı?
Aslında bu aşıkların aşklarını güçlü ve önemli kılan kavuşamamış olmaları mıdır? Şayet ki kavuşsalar bu kadar çok severler bu derece aşkla yanarlar mı? Onların istedikleri sevgiliye kavuşmak mı yoksa sevgiliye kavuşma yolunda can vermek mi?
Hoş olmayacak belki bu kadar kuvvetli duygulardan çıkmak, kurtulmak ama bir kıyas edelim bugünkü aşklarla.
"Metrodan inip otobüse biniyoruz gidip gelirken kulağımızda elektronik müzikler, kış ortasında çileğin tadına bakabiliyoruz, internetten çabucak âşık olup ardından magazin programlarını seyrediyoruz, bir dergiden kadın-erkek tavlama yöntemlerini çarçabuk okuyup sevgilimize uygulamaya kalkıyoruz, peki biz nereden geldik nereye gidiyoruz?" Ne de güzel özetlemiş  Oğuzhan Akay...
Bir tarafta maşukun adını anmaktan çekinecek kadar ona aşık biri, bir tarafta aşkın anlamını bile bilmeyen biri...
Dedik ya; belki de bu kadar derin bir muhabbetin varlığından haberimiz olmadığı için rahatsız etmiyor bizi bugün olup bitenler. Az biraz görünce hemen çıkıveriyor ağzımızdan o cümle "ah! Nerede o eski aşklar..."
Beni hecr ateşine yaktunuz ah eyledük ah
Şol güzel gözlerüni gözüme karşı süzeli
- Şu güzel gözlerini gözüme karşı süzdün süzeli, beni ayrılık ateşine yaktın ah eyledim ah!
Özendiğimiz ve özenilecek kadar güzel sevgiler yaşamak ümidiyle...
                                                                                          

2 Haziran 2012 Cumartesi

İstanbul..

Ben diğerleri gibi bir oğlana değil de bir şehre verdim yüreğimi.. Ona yükledim sevdamı. Boğazına döktüm içimi. Surlarına sakladım sevdamı. Sevinçlerimi Eminönü kalabalığı ile paylaştım. Pişmanlıklarımı Eyüp Sultan'a anlattım. Kırgınlıklarımı vapur iskelelerinde bıraktım. Kızkulesi'nde kilitlere vurdum sevdamı. En özel en gizli sığınaklarda zarar görmeden muhafaza edilsin istedim.. 06.10.2010 (Kadıköy 18.08)

1 Haziran 2012 Cuma

Geç Olmadan!!

   Öz değerlendirmelerini geciktirmemeli insanlar diye düşünüyorum. Ertelemek kendi gözünü örtmek halbuki varlığının kokusunu hissetmektir problemlerin.. Kendimizi kandırmaktan ne kadar çok hoşlandığımızın açık bir göstergesidir, ertelemelerimiz. Hiç yokmuş gibi davranmak. Hiç problemimiz yokmuş, hiç eksiğimiz, eksilttiklerimiz hiç yokmuş gibi.. görmezden geliyoruz ya problemleri zannediyoruz ki yokoluyorlar biz onları görmeyince, anlamlarını yitirip varlıklarını siliyorlar yeryüzünden..
   ne yazık ki öyle olmuyor masalın sonu. Gün geliyor da her biri saklandıkları yerlerden bir –ce ee yapıp çıkıveriyorlar bizim ötelediğimiz yerlerden. Ve bu yaramaz çocuklar anlaşıp da aynı anda geldiklerinde size sürprize dolaşıveriyor birden eller ayaklar. işte görmezden geldiklerimiz şimdi bir bir karşımızdalar ve görmezden gelemeyeceğimiz kadar büyüktürler artık. Bu küçük çocukları büyütmemek beslememek gerek. Bırakalım da küçük kalabildikleri kadar kalsınlar. Mümkün olduğunda ilk belirtilerini hissettiğimiz anlarda çözüme kavuşturalım. Kendimizi değerlendirmekten korkmayalım asıl ki değerlendirememekten korkalım.
   Not: bir özdeğerlendirmeye adım atmaya çalışan hatun kişinin kendine söz dinletemediği için üçüncü kişinin kalemi ile yazılmıştır. . .

29 Mart 2012 Perşembe

BİR VARMIŞ VE HEP ÖYLE KALMIŞ..!


Farklı hikayelerin kahramanları olmaktı en büyük korkusu.. bir daha hikaye yazmak için yeltense eli kaleme kesip atmaktı temennisi.. korkmak.. hikaye yazamamaktan değil de yeni bir hikaye yazmak istemekten ya da yazılmış bir hikayenin kahramanı olmaktan korkmak..
Beyaz sayfaya yazılmamış yazı gibi olmak.. dokunsan saflığı gidecek , öylece bıraksan anlamını yitirecek..
Anlatamayan insan yazar derlerdi. Ne anlamsız !! oysa insan yazmak istediği için yazmalıydı. Birileri ya da başkaları için değil de kendini kendine yazmalıydı.. gün geldi hatun kişi kendine yazmaktan vazgeçti ama kendini yazmayı nerelere koydu kimse bilemedi.
Cümlelere ,satır aralarına , kuytu bir köşeye kötülüklerden sığınan küçük bir çocuk gibi sığındı. Artık uzaktan izliyordu. Başkalarını, kendini, hayatı, olup biten ve yitip giden güzellikleri..
Hikaye yazmaktan vazgeçti.. farklı karakterlere yer vermekten haya ettiği için almadı eline kalemi. Kahramana ihanet gibi gördü yeni hikayeler yazmayı. onsuz cümleler ve hayaller kurmak ağır geliyordu ona ve hüzün yüklü yüreği yağmur olur da yağar diye vazgeçti hikayelerden..
Kalemin kağıda dokunması ile başladı hepsi.. o ana kadar toz bulutuydu yeryüzü. Ne zamanki başladı yazmaya ve adını koydu kahramanın o vakit ışıdı yeryüzü ve toz bulutu yerini hayallerle kaplı pembe bulutlara bıraktı..
Yazmak en büyük tutkusuydu artık. Aslında yazmak mıydı önemli olan yoksa onu yazmak mı? Çok da önemi yoktu onun için.. sadece yazmak, hikayeyi anlatmak istiyordu. Günler aylar yıllar boyunca yazdı. Kendini ve hikayenin asıl kahramanı olan onu yazdı..
Tükenmez denilen sayfaların sonu geldi bir vakit. Bitmeyecek denilen kalem nihayete erdi.  Yazacak cümle bulamadı veyahut eli gitmedi kaleme..
Farklı hikayelerin kahramanları olmaktı en büyük korkusu.. olur da biri kahramanının ismini kullanır, onlu hikayeler yazmak ister diye sır gibi saklıyordu kilitli kutularda adını; ve yazılmış hiçbir hikayeyi okumaya yeltenmiyordu olur da kendini bulur diye.
Boş bir sayfa getirdiler önüne, pırıl pırıl renkli bir kalem. Yaz dediler, yeni bir hikaye istiyoruz senden.. şimdi ya en büyük tutkusu olan yazmaktan vazgeçip sadakatini koruyacak kahramanına, ya da yazacak yeniden ama artık kendisi olmadan..

28 Mart 2012 Çarşamba

Bir Garip Hâl

"Nihavent makamında sevdim seni. Göz pınarlarım dolu dolu. Kalbimde yer bırakmadan sevdim... İstanbul'un Kız Kulesi'ni hiç sevmediği kadar, Galata Kulesi'nin aşkı kadar sevdim... Boğazın suları, denizin köpüğü, sokağın tavanı kadar... Minik bir nağme eşliğinde, kocaman sevdim.
Eskiler gibi, dile düşürmeden, şiirler değil belki ama kocaman kocaman cümleler kurarak sevdim. Anlatamamayı, hüzünlenmeyi, beklemeyi...
Çocuğun üzerinden çıkarmadığı ilk elbisesini sevdiği gibi yüreğimden hiç çıkarmadan sevdim...
Senin kadar senli hayalleri sevdim. Haberinin olmadığı, çoluklu çocuklu, benim müptela olduğum hayalleri... Ayrılmak istemediğim, gerçeğe dönmek istemediğim, gerçeğin onların olmasını istediğim hayalleri sevdim.
Toz tanesinden ibaret ümidi, ona ömrümü adayabilmeyi sevdim. Döndükçe yanan yandıkça daha çok dönen pervane gibi, eriyen mumun ateşi sevdiği gibi sevdim.
Hani diyor ya Mevlana "elinde su tasıyla iftarı bekleyen oruçlu" diye. O oruçlunun orucunu sevdiği gibi sevdim. Sokaktaki saklambacı, istopu sever gibi, geç kaldığım için azar işiteceğimi bildiğim halde sevdim.
Gülü seven bülbül gibi, Leyla'ya müptela Mecnun, Nev-bahar'a meftun Süheyl gibi... Mevlana ile hemhal olmuş Şems gibi sevdim. Kanuni'yi seven Hürrem, Mihrimah'a sevdalı Sinan gibi sevdim. Şeker, çikolata seven çocuk gibi...
Gerçek şu ki ben seni bana hatırlatan her şeyi seni sever gibi sevdim. Ya da ben sadece seni sevdim..."
 dedi ve kalktı oturduğu yerden.
Büyük laflar ediyordu genç adam. Kime söylediğini anlayamadı hiç kimse. Sevdalandığı genç bir kız mı vardı, tasavvufçular gibi İlahi aşkı mı anlatıyordu, ya da devlet büyüklerinden birine methiye miydi bu dedikleri?
 
Yüzlerde tebessüm, kalplerde sızı, akıllarda sorular bırakarak seviyordu bu kez...