28 Mart 2012 Çarşamba

Bir Garip Hâl

"Nihavent makamında sevdim seni. Göz pınarlarım dolu dolu. Kalbimde yer bırakmadan sevdim... İstanbul'un Kız Kulesi'ni hiç sevmediği kadar, Galata Kulesi'nin aşkı kadar sevdim... Boğazın suları, denizin köpüğü, sokağın tavanı kadar... Minik bir nağme eşliğinde, kocaman sevdim.
Eskiler gibi, dile düşürmeden, şiirler değil belki ama kocaman kocaman cümleler kurarak sevdim. Anlatamamayı, hüzünlenmeyi, beklemeyi...
Çocuğun üzerinden çıkarmadığı ilk elbisesini sevdiği gibi yüreğimden hiç çıkarmadan sevdim...
Senin kadar senli hayalleri sevdim. Haberinin olmadığı, çoluklu çocuklu, benim müptela olduğum hayalleri... Ayrılmak istemediğim, gerçeğe dönmek istemediğim, gerçeğin onların olmasını istediğim hayalleri sevdim.
Toz tanesinden ibaret ümidi, ona ömrümü adayabilmeyi sevdim. Döndükçe yanan yandıkça daha çok dönen pervane gibi, eriyen mumun ateşi sevdiği gibi sevdim.
Hani diyor ya Mevlana "elinde su tasıyla iftarı bekleyen oruçlu" diye. O oruçlunun orucunu sevdiği gibi sevdim. Sokaktaki saklambacı, istopu sever gibi, geç kaldığım için azar işiteceğimi bildiğim halde sevdim.
Gülü seven bülbül gibi, Leyla'ya müptela Mecnun, Nev-bahar'a meftun Süheyl gibi... Mevlana ile hemhal olmuş Şems gibi sevdim. Kanuni'yi seven Hürrem, Mihrimah'a sevdalı Sinan gibi sevdim. Şeker, çikolata seven çocuk gibi...
Gerçek şu ki ben seni bana hatırlatan her şeyi seni sever gibi sevdim. Ya da ben sadece seni sevdim..."
 dedi ve kalktı oturduğu yerden.
Büyük laflar ediyordu genç adam. Kime söylediğini anlayamadı hiç kimse. Sevdalandığı genç bir kız mı vardı, tasavvufçular gibi İlahi aşkı mı anlatıyordu, ya da devlet büyüklerinden birine methiye miydi bu dedikleri?
 
Yüzlerde tebessüm, kalplerde sızı, akıllarda sorular bırakarak seviyordu bu kez...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder