29 Mart 2012 Perşembe

BİR VARMIŞ VE HEP ÖYLE KALMIŞ..!


Farklı hikayelerin kahramanları olmaktı en büyük korkusu.. bir daha hikaye yazmak için yeltense eli kaleme kesip atmaktı temennisi.. korkmak.. hikaye yazamamaktan değil de yeni bir hikaye yazmak istemekten ya da yazılmış bir hikayenin kahramanı olmaktan korkmak..
Beyaz sayfaya yazılmamış yazı gibi olmak.. dokunsan saflığı gidecek , öylece bıraksan anlamını yitirecek..
Anlatamayan insan yazar derlerdi. Ne anlamsız !! oysa insan yazmak istediği için yazmalıydı. Birileri ya da başkaları için değil de kendini kendine yazmalıydı.. gün geldi hatun kişi kendine yazmaktan vazgeçti ama kendini yazmayı nerelere koydu kimse bilemedi.
Cümlelere ,satır aralarına , kuytu bir köşeye kötülüklerden sığınan küçük bir çocuk gibi sığındı. Artık uzaktan izliyordu. Başkalarını, kendini, hayatı, olup biten ve yitip giden güzellikleri..
Hikaye yazmaktan vazgeçti.. farklı karakterlere yer vermekten haya ettiği için almadı eline kalemi. Kahramana ihanet gibi gördü yeni hikayeler yazmayı. onsuz cümleler ve hayaller kurmak ağır geliyordu ona ve hüzün yüklü yüreği yağmur olur da yağar diye vazgeçti hikayelerden..
Kalemin kağıda dokunması ile başladı hepsi.. o ana kadar toz bulutuydu yeryüzü. Ne zamanki başladı yazmaya ve adını koydu kahramanın o vakit ışıdı yeryüzü ve toz bulutu yerini hayallerle kaplı pembe bulutlara bıraktı..
Yazmak en büyük tutkusuydu artık. Aslında yazmak mıydı önemli olan yoksa onu yazmak mı? Çok da önemi yoktu onun için.. sadece yazmak, hikayeyi anlatmak istiyordu. Günler aylar yıllar boyunca yazdı. Kendini ve hikayenin asıl kahramanı olan onu yazdı..
Tükenmez denilen sayfaların sonu geldi bir vakit. Bitmeyecek denilen kalem nihayete erdi.  Yazacak cümle bulamadı veyahut eli gitmedi kaleme..
Farklı hikayelerin kahramanları olmaktı en büyük korkusu.. olur da biri kahramanının ismini kullanır, onlu hikayeler yazmak ister diye sır gibi saklıyordu kilitli kutularda adını; ve yazılmış hiçbir hikayeyi okumaya yeltenmiyordu olur da kendini bulur diye.
Boş bir sayfa getirdiler önüne, pırıl pırıl renkli bir kalem. Yaz dediler, yeni bir hikaye istiyoruz senden.. şimdi ya en büyük tutkusu olan yazmaktan vazgeçip sadakatini koruyacak kahramanına, ya da yazacak yeniden ama artık kendisi olmadan..

28 Mart 2012 Çarşamba

Bir Garip Hâl

"Nihavent makamında sevdim seni. Göz pınarlarım dolu dolu. Kalbimde yer bırakmadan sevdim... İstanbul'un Kız Kulesi'ni hiç sevmediği kadar, Galata Kulesi'nin aşkı kadar sevdim... Boğazın suları, denizin köpüğü, sokağın tavanı kadar... Minik bir nağme eşliğinde, kocaman sevdim.
Eskiler gibi, dile düşürmeden, şiirler değil belki ama kocaman kocaman cümleler kurarak sevdim. Anlatamamayı, hüzünlenmeyi, beklemeyi...
Çocuğun üzerinden çıkarmadığı ilk elbisesini sevdiği gibi yüreğimden hiç çıkarmadan sevdim...
Senin kadar senli hayalleri sevdim. Haberinin olmadığı, çoluklu çocuklu, benim müptela olduğum hayalleri... Ayrılmak istemediğim, gerçeğe dönmek istemediğim, gerçeğin onların olmasını istediğim hayalleri sevdim.
Toz tanesinden ibaret ümidi, ona ömrümü adayabilmeyi sevdim. Döndükçe yanan yandıkça daha çok dönen pervane gibi, eriyen mumun ateşi sevdiği gibi sevdim.
Hani diyor ya Mevlana "elinde su tasıyla iftarı bekleyen oruçlu" diye. O oruçlunun orucunu sevdiği gibi sevdim. Sokaktaki saklambacı, istopu sever gibi, geç kaldığım için azar işiteceğimi bildiğim halde sevdim.
Gülü seven bülbül gibi, Leyla'ya müptela Mecnun, Nev-bahar'a meftun Süheyl gibi... Mevlana ile hemhal olmuş Şems gibi sevdim. Kanuni'yi seven Hürrem, Mihrimah'a sevdalı Sinan gibi sevdim. Şeker, çikolata seven çocuk gibi...
Gerçek şu ki ben seni bana hatırlatan her şeyi seni sever gibi sevdim. Ya da ben sadece seni sevdim..."
 dedi ve kalktı oturduğu yerden.
Büyük laflar ediyordu genç adam. Kime söylediğini anlayamadı hiç kimse. Sevdalandığı genç bir kız mı vardı, tasavvufçular gibi İlahi aşkı mı anlatıyordu, ya da devlet büyüklerinden birine methiye miydi bu dedikleri?
 
Yüzlerde tebessüm, kalplerde sızı, akıllarda sorular bırakarak seviyordu bu kez...